Gerçekliğin doğası yüzyıllardır tartışılıyor, ancak simülasyon hipotezi bu kadim soruya teknolojinin merceğinden bakarak çarpıcı bir olasılığı gündeme taşıyor: Ya içinde yaşadığımız dünya aslında ileri düzey bir dijital kurguysa?
Bazı şeyler doğrudan görülebilir; örneğin parmaklar. Bazı şeyleri görmek için ayna ya da kamera gerekir; örneğin çene. Bazı şeyler ise görülemez, ancak bir ebeveynin ya da öğretmenin söylemesi veya bir kitapta yazması nedeniyle onlara inanılır.
Fizikçiler, neyin gerçek olup neyin olmadığını anlamaya çalışmak için hassas bilimsel araçlar ve karmaşık matematik kullanır. Ancak bu bilgi kaynaklarının hiçbiri tamamen güvenilir değil: Bilimsel ölçümler hatalı olabilir, hesaplamalarda yanlışlık bulunabilir, hatta gözler bile yanıltıcı olabilir — internette büyük tartışma yaratan ve kimsenin renginde anlaşamadığı elbise örneğinde olduğu gibi.

Her bilgi kaynağı zaman zaman yanıltıcı olabildiği için, bazı insanlar bilginin gerçekten güvenilip güvenilemeyeceğini sorguluyor.
Eğer hiçbir şeye güvenilemiyorsa, uyanık olunduğundan nasıl emin olunabilir? Binlerce yıl önce Çinli filozof Zhuangzi, bir kelebek olduğunu gördüğü bir rüyadan sonra, aslında bir insan olduğunu düşleyen bir kelebek olabileceğini fark etti.
Platon ise gördüğümüz her şeyin gerçek nesnelerin yalnızca gölgeleri olabileceğini sorguladı. Ya içinde yaşanan dünya gerçek değilse? Ya büyük bir video oyununa ya da “The Matrix” filmine benziyorsa?
Simülasyon Hipotezi
Simülasyon hipotezi, bu sorulara mantık ve teknoloji gözlemleri üzerinden yanıt vermeye çalışan modern bir yaklaşım. Buna göre, içinde yaşadığımız gerçeklik dev bir video oyunu benzeri bir simülasyon olabilir.
Yirmi yıl önce filozof Nick Bostrom, video oyunları, sanal gerçeklik ve yapay zekânın hızla gelişmesine dayanarak bu yönde bir argüman ortaya koydu.
Bu eğilim devam etmiş; bugün insanlar sürükleyici sanal gerçeklik deneyimlerine katılabilmekte ya da bilinçliymiş gibi görünen yapay varlıklarla iletişim kurabilmekte.

Bostrom, bu teknolojik gelişmeleri geleceğe projekte ederek, trilyonlarca insanın gerçekçi biçimde simüle edilebildiği bir dünya tasavvur etti. Eğer bir kişinin dışarıdan tamamen gerçek gibi görünen bir simülasyonu oluşturulabiliyorsa, o simülasyonun içinden de düşünce ve duygularla gerçek gibi hissedileceğini öne sürdü.
Varsayalım ki bu doğru. Örneğin 31. yüzyılda insanlık istediği her şeyi simüle edebilecek kapasiteye ulaşmış olsun. Bu durumda bazı insanlar 21. yüzyıla ilgi duyabilir ve dünyamızı anlamak ya da eğlenmek için birçok farklı simülasyonunu çalıştırabilir.
Bostrom’un dikkat çekici mantıksal argümanı şu: Eğer 21. yüzyıl Dünya’sı yalnızca bir kez var olmuşsa, ancak gelecekte trilyonlarca kez simüle edilecekse ve bu simülasyonlar içindekilere tamamen gerçek gibi hissettiriyorsa, o hâlde büyük olasılıkla orijinal Dünya’da değil, bu trilyonlarca simülasyondan birinde yaşanıyor.
Bu argüman, bugün güçlü simülasyonlar çalıştırılabiliyor olsaydı daha da ikna edici olurdu. Ancak gelecekte bu tür simülasyonların var olacağına inanılıyorsa, mantıksal olarak şu anda da bir simülasyon içinde yaşanıyor olma ihtimali göz önünde bulundurulmalı.
Simülasyonda Yaşandığına Dair İşaretler
Eğer bir simülasyonda yaşanıyorsa, bu bazı şeyleri açıklayabilir mi? Belki simülasyonda “hatalar” var; örneğin telefonun bırakıldığı yerde olmaması ya da bir olay gerçekleşmeden önce gerçekleşeceğini bilme hissi gibi durumlar bu tür hatalarla ilişkilendirilebilir. İnternette tartışma yaratan elbise örneği de buna benzetilebilir.

Daha temel benzerlikler de varr Fizik teorileri, atomdan çok daha küçük belirli bir uzunluk ölçeğinin ötesinde geçerliliğini yitirir. Ayrıca Büyük Patlama’dan bu yana ışığın ulaşmaya zamanı olmadığı için yaklaşık 50 milyar ışık yılından daha uzağı gözlemlemek mümkün değil. Bu durum, bir bilgisayar oyununda pikselden daha küçük ayrıntıların görülememesi ya da ekranın kenarının ötesinin görüntülenememesiyle benzerlik gösterir.
Elbette tüm bunların başka açıklamaları da var. Örneğin telefonun bırakıldığı yer yanlış hatırlanmış olabilir.
Bostrom’un argümanı ise bilimsel kanıt gerektirmez. Eğer gelecekte çok sayıda güçlü simülasyonun var olacağına gerçekten inanılıyorsa, mantıksal olarak şu anda bir simülasyon içinde yaşanıyor olma ihtimali kabul edilmelidir. Bu nedenle Neil deGrasse Tyson ve Elon Musk gibi bazı isimler bu fikre ikna olmuş; Tyson bu olasılığı yüzde 50–50 olarak değerlendirdi.
Buna karşılık daha kuşkucu yaklaşımlar da var. Bu kadar büyük ve gerçekçi simülasyonları çalıştırmak için gereken teknoloji son derece güçlü; Bostrom bu tür simülatörleri adeta tanrısal olarak tanımlar ve insanlığın bu seviyeye hiç ulaşamayabileceğini kabul eder.
Henüz kesin bir sonuca ulaşılmamış olsa da simülasyon hipotezi, gerçeklik kavrayışını sorgulatan ve milyonlarca insanın hayal gücünü harekete geçiren etkileyici bir mantıksal ve felsefi argüman olarak varlığını sürdürmekte.
Derleyen: Damla Şayan

3 gün önce
3




























English (US) ·