Bu sene yerinden takip ettiğimiz 55. Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde dünya prömiyerini yarışma bölümünde yapan ve büyük ilgiyle karşılanan Volkan Üce’nin yeni filmi 2m², festival programına dâhil olduğu ilk günden itibaren merak uyandırmış; Türkiye–Belçika arasında kurduğu farklı bir “gurbet” anlatısı vaadiyle festivali takip edenler için heyecan yaratmıştı. Belçika’da çoğunluğu Türkiyeli göçmen aileler için cenaze işleri yürüten Tayfun Arslano’nun gündelik yaşamından kesitlerle hayatının bir parçasına odaklanan bu kurmaca dışı film, Türkiye sinemasının son yıllardaki parlayan örneklerinden biri hâline geliyor.
Bu yazıda ayrıca, Aşk, Mark ve Ölüm’ün yarattığı etkinin farklı bir versiyonunu üretme potansiyeli taşıyan filmin yönetmeni Volkan Üce ve kurgucusu Eytan İpeker ile gerçekleştirdiğimiz röportajlarla metni zenginleştirdiğimizi de hatırlatalım.
Güldürü ile ölüm arasında oldukça farklı bir kişiliğe sahip olan Tayfun Arslano, ailesine düşkünlüğü ve işine gösterdiği yüksek özveriyle Belçika’daki Türkiye diasporası içinde kendine özgü bir ün kazanmış olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik “ölüm” gibi, kelimenin duyulmasıyla bile insanda ürperti yaratabilecek bir kavramı, hayatın “komedik” bir parçası hâline getirmenin ötesine geçip bunu bir iş modeline dönüştürmüş bir ana karakteri takip ederken, kendimizi gurbet kavramının da ötesinde bir düşünsel dengenin içinde buluyoruz. Ayrık yapısıyla Kayserili Tayfun Arslano, Volkan Üce’nin kadrajında kendi doğal tipolojisini, sanki senaryoya bağlı bir oyuncuymuş gibi, usta bir ekran imajıyla birleştiriyor.
Tayfun karakterini izleyerek Belçika’daki diasporanın içine dâhil olduğumuz bu davetkâr yaklaşım, David Foster Wallace’ın postmodern yazıda “oyunculuk” kavramına dair tanımını hatırlatıyor. Tayfun Arslano gerçek bir kişi olsa da, ona bu sinemasal dürüstlükle yaklaşılması, izleyiciyle kurulabilecek mesafeyi ortadan kaldırıyor. Oldukça “bizden” bir hikâyeyi Belçika ekseninde hayata geçiren Volkan Üce, filmdeki doğal atmosferi yaratma konusunda büyük bir başarıya imza atıyor. Kamerasıyla bizi davet ettiği her sahnede samimiyeti ve ilginç yapıyı koruyan bu sinemasal yaklaşım, ailesine bağlı ve mesleğinde son derece kararlı bir kişiyi takip ettiğimiz kurmaca dışı bir eserde ekstra bir önem kazanıyor.
Tayfun Arslano’nun ve filmin kendisinin “ölüm” temasını mizahla harmanlaması, seyir zevkini bir üst noktaya taşıyor. Hayatın tüm duygularına içtenlikle bakabilen film, izleyiciyi Kayseri’ye götürdüğü bölümde hafif bir nefes alma alanı açıyor; hayatın başka bir damarına, Kemal karakteri üzerinden farklı bir perspektifle bakma çabası, kurmaca dışı anlatıya yeterli bir derinlik katıyor. Önümüzdeki yıllarda Türkiyeli diasporadan çıkan filmlere dönüp baktığımızda mutlaka karşımıza çıkacak olan 2m², yalnızca Türkiye’ye aşina izleyiciye değil, ortak duygularda buluşmayı seçen neredeyse herkese hitap edebilecek bir anlatı sunuyor.
Kapanışıyla birlikte, yaşam ve ölümün içinde mizahla var olmayı seçen filmde gördüğümüz pek çok unsur duygusal olarak oldukça tanıdık gelse de, bunları yabancılaştırmadan anlatma çabası, bizi filme bağlayan önemli bir unsur hâline geliyor. Görüntü karmaşasından uzak, kurmaca dışı sinemacılığın adım adım ilerleyen anlatısı içinde seyirci kendini fazlasıyla “duygularıyla baş başa” hissediyor.

Bu yazının ardından filmin yapım ekibinden yönetmen Volkan Üce ve kurgucu Eytan İpeker ile ayrı ayrı bir araya geliyor ve 2m² üzerine bir röportaj gerçekleştiriyoruz:
Arda: Filmin kurgu sürecini ve projenin size ilk olarak nasıl ulaştığını sorarak başlayayım.
Eytan İpeker: Sanırım Ayvalık Film Festivali’ndeydi; filmin yapımcılarından Vildan Ersen benimle iletişime geçti ve projeden bahsetti. Yurtdışında yaşayan biri olarak aidiyet meselesi benim için de çok önemli olduğu için filmin temaları çok ilgimi çekti. Berlin’e ilk taşındığımızda eşimle ölünce nereye gömüleceğimiz konusunu konuşmuştuk örneğin. Tayfun’un yaşadığı arada kalmışlığın bir benzerini ben de yaşıyorum. Örneğin kızım Türkiye’de sadece bir yıldan biraz fazla yaşadı; onun dışında Türkiye onun için hep yazları gelinen bir yer oldu. Oysa benim hayatımdaki ana referans noktası Türkiye. Filmin dokunduğu temaların bende yankı bulmasının yanı sıra, Volkan’ın (Volkan Üce) bu konuya çok mizahi bir yerden yaklaşması beni çok heyecanlandırdı.
Arda: Kurgu sürecinde elinizde ne kadar materyal vardı?
Eytan İpeker: Bu soru bana sıkça soruluyor ama hiçbir zaman net bir cevabım olmuyor; çünkü materyale hiçbir zaman “ne kadar malzeme var” gözüyle bakmıyorum. Ancak gerçekten çok fazla görüntü vardı. Volkan çok çekim yapmayı seviyor. Bu da kurguda elinizde daha çok seçenek olması demek. Filmin yapısı değiştikçe elimizdeki malzemeyi de tekrar tekrar, farklı bağlamlarda yeniden yorumlamamız gerekti. “Son halini buldu” dediğimiz sahneleri defalarca bozup tekrar kurguladık, farklı potansiyelleri olduğunu keşfettik.
Film ana hattıyla Tayfun Bey’i takip ediyor. Ancak hepimizin bildiği üzere hayatın akışı belli bir dramatik yapıda olmuyor. Karaktere sadık kalırken, bir yandan da filmin temalarının giderek açıldığı ve derinleştiği bir yapı kurmaya çalıştık. Bunu işler hâle getirmek oldukça uzun zaman aldı.
Projeye dâhil olduğumda çekimler henüz tamamen bitmemişti. Bu yüzden ara ara Volkan’la “başka neler çekilebilir?” diye beyin fırtınası yapıyorduk. Buradan filme çok güzel detaylar eklendi.
Arda: Karakteri farklı şehirlerde de görüyoruz. Köln’e gittiği kısa bir bölüm var, Kayseri kısmı ise filmde önemli bir rol oynuyor. Bu açıdan karaktere bakışınız nasıldı?
Eytan İpeker: Bence Tayfun Bey inanılmaz bir mizah duygusuna sahip. Yakınları ölen acılı ailelere dair çok samimi bir empatisi var, öte yandan da cenazeciliği bir meslek olarak yapıyor olmanın mizahi yanının da farkında. Ölüm onun için tabu bir konusu değil. Ölümün de bir ekonomisi ve bürokrasisi var. Tayfun Bey bu anlamda çok ilginç bir karakter. Filmin farklı coğrafyalara yayılmasını aidiyet anlamında arada kalmışlığını yansıtıyor. Özellikle Kayseri sahnelerinde veya Genk’te ailesiyle türkü söylediği sahnelerde bunu çok net hissettiğimizi düşünüyorum.
Bu arada kendisiyle hâlâ tanışmadım (gülüyor) ama tanışacağım. Aylarca kurgu masasında ona odaklandığım için şimdi ünlü bir oyuncuyla tanışacak gibi bir histeyim. (Bu röportaj yapıldığında filmin dünya prömiyeri henüz gerçekleşmemişti.)
Filmin ilk basın gösteriminden dakilar önceFilmin Belçika prömiyeri için Rotterdam’dan Belçika’ya dönen Volkan Üce’ye telefonla bağlanıyor ve filmin detaylarını yönetmenin kendisinden dinliyoruz:
Arda: Filmi festivaldeyken ilk basın gösteriminde izleme şansım oldu. Türkiye ile çok fazla bağı olmayan izleyicilerin bile dikkatle izlediğini ve ilginç tepkiler verdiğini gördüm. Anlattığınız hikâye aslında çok “bizden” bir hikâye.
Volkan Üce: Onu bu kadar benimsemeleri gerçekten ilginç. Bazı esprileri Türkçe bilseler çok daha iyi anlayacaklarından da eminim. Ne kadar iyi altyazı yapılırsa yapılsın, bazı nüansları altyazıya aktarmak her zaman mümkün olmuyor.
Arda: Eytan İpeker’le konuştuğumda sizin oldukça fazla çekim yaptığınızdan bahsetti. Çekim sürecinin bu yönü senin için nasıldı?
Volkan Üce: Aslında ben hep bu şekilde çalışıyorum. Üç kişilik bir ekibim var: görüntü yönetmenim, bir sesçim ve ben. Uzun uzun ve bol bol çekmeyi seviyorum, çünkü bazen ben de bazı şeyleri süreç içinde keşfediyorum. Test çekimleriyle ilgili biri bir şey sormuştu hatta; ben de doğrudan, hiç beklemeden çekime başladığımı söylemiştim.
Ercan Kesal’ın bir röportajında söylediği bir söz vardı sanırım: “Belgesel yapmak kuş gibidir, kurmaca yapmak uçak gibi.” Gerçekten de belgesel yapmak insanı özgürleştiriyor. Tabii çekim sürecinin zorlukları da vardı, konunun hassasiyetinden dolayı. Örneğin vefat eden kişinin çocukları ya da eşi çekim yapmamıza bir şey demese bile, çekime yeni başladığımız anlarda uzaktan gelen bir kuzenin ya da yeğenin agresif davrandığı durumlar oldu. Elbette acılarını yüksek sesle yaşayan insanları rahat bırakıyorduk; ama genel olarak izin aldığımızı söyleyebilirim.
Belgesel çekmenin tüm zorluklarına rağmen birkaç kez kendime “iyi ki çekmişiz” dediğim anlar oldu. Çektiğimiz materyalden çok daha uzun, benzer tonda bir belgesel de çıkabilirdi; ama sonuçta elimizde 83 dakikalık bir film var. Kimi zaman tekrar aldırmayarak doğallığı korumaya çalıştık. Gerçek insanları anlattığımız için sürecin hassasiyet içermesine özen gösterdik; teknik detaylara da aynı şekilde dikkat ettik.
Arda: Tayfun Arslano’nun gerçekten çok güçlü bir ekran personası var. Filmi tek başına taşıyabilecek bir karakter.
Volkan Üce: Çekimler sırasında bazen beni arayıp “İki aydır çekmedin, neredesin?” (gülüyor) dediği oluyordu. Gerçekten çok hevesliydi; onun da çok hoşuna gidiyordu bu süreç. Enerjisi çok yüksek, arzulu bir karakter. Belçika’daki çekimlerde de ilk iletişimi genelde o kurdu.
Arda: Film bizi bir noktada Kayseri’ye de götürüyor. Kemal Bey’le Tayfun Bey’in birlikte olduğu sahneler filme nefes aldırıyor ve izleyiciyle ayrı bir yakınlık kuruyor. Bu kısmı biraz daha anlatır mısın?
Volkan Üce: Aslında ben Nevşehirliyim; Belçika’da doğup büyüdüm. Kayseri ise çevresindeki yedi-sekiz farklı şehre bakan bir merkez gibi: Kırşehir, Nevşehir, Yozgat gibi. Filmden tanıdığımız Kemal Bey’in söylediğine göre, yurt dışından günde en az 10–15 cenazenin geldiği oluyormuş; Avrupa’nın farklı bölgelerinden.
Ben de bir noktada düşünmeye başlamıştım: Hayatımı kaybedersem nereye gömüleceğim? Ya da Türkiye’ye gömülürsem bu ne anlama gelecek? Avrupa’da vefat eden akrabalarımın hepsi Türkiye’ye gömüldü. Bu süreci araştırırken mezar taşı yapanlardan gassallara kadar pek çok farklı insanla tanıştım. Kemal abiyle tanıştıkça da aramızdaki samimiyet arttı. Kayseri süreci bu şekilde gelişti.
Aidiyet duygusu üzerine de bir süre düşündüğüm olmuştu. Birol Ünal anlatmıştı sanırım; Türkiye’ye gidişiyle ya da Almanya’yla ilgili bir sorun yaşamıştı. Babasının ölümünden sonra tüm akrabalar uçağa binip havalimanından ayrıldığında “Herkes gitti, bir ben kaldım; kendimi çok yalnız hissettim” demişti. Bu durum, senden sonra gelenler için de çok önemli bir mesele.
Şöyle bir gerçeklik de var: Avrupa’da genel olarak bir “en renkli benim” yarışı yaşanıyor. “Biz daha aydınız, biz daha farkındalığa açığız” gibi bir vitrin yarışı söz konusu. Uzun yıllar burada yaşamış, sokakta her gün gördüğün insanları televizyonda ya da ekranda neredeyse hiç göremiyordun. Son birkaç yıldır bunun farkına varmış olmalılar ki, bir tür suçluluk duygusuyla bu durumu vitrin süslemeleriyle değiştirmeye başladılar. Ama bunlar büyük ölçüde göstermelik.
Bir azınlığın bir ülkeye ne kadar ait olduğunu ve kendini o ülkede ne kadar iyi hissettiğini, o azınlığın ne kadarının o ülkeye gömüldüğüne bakarak anlayabilirsin. Gerisi biraz göz boyama. Bunun entegrasyonla ilgili de çok şey söylediğini düşünüyorum. Filmimde didaktik bir dil ya da parmak sallayan bir yaklaşım olmadan, bu soruları izleyiciye bırakmaya çalıştım.
Filmin IFFR 2026 linki –> https://iffr.com/en/iffr/2026/films/2m%C2%B2

5 gün önce
3


























English (US) ·