Kokuhō: Sahnede Kızışmış Rekabet

3 gün önce 3

Geçtiğimiz yılın en ses getiren filmlerinden Lee Sang-il imzalı Kokuhō, Japonya’da gelmiş geçmiş en yüksek hasılatı elde eden animasyon dışı sinema filmi olarak tarihe adını yazdırdı. Geleneksel kabuki sanatını kendine sahne edinen film, iki genç sanatçının kariyer rekabetini perdeye taşıyor.

Kimi zaman bir kraliyet nişanıyla kimi zaman resmî olarak ilan edilen bir unvanla birçok ülkede karşılığı bulunan, sanatçı ve halka mâl olmuş kişileri onurlandırma geleneği Japonya’da da kendine has bir şekilde mevcut. “Yaşayan milli hazine” olarak doğrudan çevirebileceğimiz ningen kokuhō unvanı, kültür bakanlığı tarafından ulusal kültürel mirasa yaptıkları istisnai katkılar sebebiyle hâlâ hayatta olan özel sanatçı ve zanaatkârlara veriliyor. Adını bu milli hazine teriminden alan Kokuhō, bugün hâlâ tüm etkileyiciliğini koruyarak devam eden kabuki sanatının kalbinde yer alan kurmaca bir hikâyeyi beyazperdeye taşıyor. Shuichi Yoshida’nın aynı adlı romanından uyarlanan Kokuhō, kardeş gibi büyümüş iki kabuki oyuncusunun 1960’lardan günümüze uzanan hikâyesine odaklanıyor. Daha önce yine Yoshida’nın başka bir romanından uyarladığı Akunin (Villain, 2010) ve Clint Eastwood’un 1992 klasiği Affedilmeyen’inin (Unforgiven, 1992) aynı adlı yeniden çevrimiyle tanınan yönetmen Lee Sang-il, bu filmle ününü yılın Oscar sohbetlerinde kendinden bahsettirecek seviyeye çıkardı. Uluslararası seyirci ve medyadan gördüğü ilgiyle kendine ödül sezonunda yer bulmasının yanı sıra Kokuhō, Japonya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük hasılatı elde eden animasyon dışı sinema filmi oldu. Geleneksel ve yerel bir sanatı konu edinen filmin elde ettiği tüm bu ticari ve eleştirel başarının tam olarak neye dayandığı da en az filmin kendisi kadar ilgi çekici bir konu.

1964 yılında Japonya’nın güneyinde, Nagasaki’de açılıyor film. Ülkenin en ünlü kabuki aktörlerinden Hanjiro Hanai, bölgenin en büyük Yakuza liderlerinden Tachibana’nın verdiği yeni yıl yemeğine katılıyor. Kaderin ağlarını örmeye başladığını hisseder gibi olduğumuzda yemek salonunun köşesinde kurulan amatör oda sahnesinde küçük bir kabuki oyunu başlıyor. Bu sürprizle neşelenen Hanjiro, sahneye adımını attığı andan itibaren özel bir yetenek olduğunu anladığı Kikuo’yla bu şekilde tanışıyor. Bizzat Tachibana’nın 14 yaşındaki oğlu olan Kikuo, bir kadın rolü (onnagata) olan Sumizome performansıyla yıldız aktör Hanjiro’ya bu karşılaşmalarının basit bir hoş tesadüften fazlası olduğunu vadediyor adeta. Bu karşılaşmanın hemen üzerine hikâyenin en büyük kırılma anlarından biri yaşanınca artık Kikuo’nun kabuki sanatındaki geleceğine dair çizildiğine ikna olduğumuz kariyer yoluna biz de seyirci olarak koyuluyoruz. Kokuhō’nun film boyunca koruduğu epik estetiği, koca bir hayata şahit olurken seyirci olarak bizleri bir an olsun boşluğa düşürmeme iddiasıyla, geçişi hissedilmeyen bir kesitler bütününe dönüştürüyor. Bu sebeple Nagasaki sekansı gibi, böylesi kritik sahnelerin her birinin, ayrıca birer kartpostala benzeyen kabuki oyun afişetlerini anımsattığını da söylemek gerek. Filmin içinde bir parçası yer alan her kabuki oyununun başında bu bahsettiğime örnek çerçevelerin gelmesini de Kikuo ve az sonra tanışacağımız Shunsuke’nin hayatlarını takip etme deneyimimizi tamamlayan bir biçimsel tercih olarak görmek mümkün.

Omuzlardaki Mirasın Tarihsel Yükü

Her ne kadar filmi izledikten sonra hakkında az çok bir fikir sahibi olarak ayrılsak da birçoğumuza uzak olan kabuki sanatıyla ilgili birkaç önemli bilgiyi yazıya dâhil ederek devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Özellikle Kokuhō’nun bir film olarak tercih ettiği pazarlama stratejisi de düşünüldüğünde “kadın rolleri oynayan erkek aktörler” konu başlığında az da olsa bir temel bilgiye ihtiyaç duyuyoruz. Kabuki sanatının üç temel oyun türünden biri olan onnagata, kadın kahramanın merkezde yer aldığı öykülerin (çoğunlukla) erkek oyuncular tarafından canlandırılarak sunulduğu bir form. 1600’lerin ilk yıllarında başlayan bu sahne sanatının henüz erken döneminde kabuki oyunları, seyirci ilgisiyle doğru oranda bir değişim göstererek yavaş yavaş çıkış noktası olan dinî temalardan uzaklaşıp insan ilişkilerine ve dünyevi dramaya yönelmeye başladığında büyük bir kırılma yaşanıyor. Sahnede oyuncuların oyun gereği yakınlaşmalarından kaynaklı toplumsal ahlâkın bozulmasından korkan dönemin yasa belirleyicileri bir kadın tarafından icat edilen kabuki sanatından kadın oyuncuları yasaklıyor. Her ne kadar bu söz konusu yasak Meiji Dönemi olarak anılan 19. yüzyılın ikinci yarısında kaldırılmış olsa da aradaki bu 250 yılda kadın rollerini erkek aktörlerin canlandırması çoktan kemikleşmiş bir gelenek hâlini alıyor. Hattâ bu gelenek öyle değişmez bir standarda dönüşüyor ki bugün hâlâ kadın oyuncuların performansları kabuki sanatı için sıra dışı/tuhaf kabul ediliyor.

Kokuhō

Çoğunlukla onnagata performanslarıyla kariyerlerini ilerletecek olan Kikuo ve Shunsuke’nin hikâyelerini bu geleneğin ve tarihsel akışın bilincinde takip etmek filmin deneyiminde önemli bir etken hâlini alabiliyor. Henüz 15 yaşlarında tanışan bu yüksek nabızlı, gözleri ışıldayan iki çocuğun arasında istemsiz bir rekabet ve kaçınılmaz bir dostluk başlıyor. Ailesini kaybettikten sonra Hanjiro Hanai’nin himayesine verilen Kikuo ve Hanjiro’nun tek oğlu olan doğal vâris Shunsuke, kabuki sanatının en iyisi, hattâ belki de “yaşayan milli hazinesi” olmak üzere birlikte sıkı bir eğitime giriyorlar. Ülkenin en büyük kabuki yıldızlarından birinin oğlu olan Shunsuke için geleneğe göre kan bağıyla gelen doğrudan bir isim mirası bulunmakta. Sanat dünyasının dışından bir aileye sahip, hele ki sırtında kocaman bir Yakuza dövmesi bulunan Kikuo içinse aynı hedefe giden bu yolculuk bambaşka bir hikâye barındırıyor. Soy ağaçlarındaki bu farklılık kan ter ve yara berelerle dolu idmanların şiddetinde bir değişiklik göstermiyor. Henüz gencecik yaşta tüm hayatlarını bu mesleğe adamaya gönüllü olmuş iki çocuk aracılığıyla kabuki örneği üzerinden tüm bu “kutsal” geleneklerin yükünü ve ışıltılı sonuçlarını irdeliyoruz.

Sahneden Perdeye, Işığın Büyüsü

Filmi izleyip daha önce hiç kabuki oyunu görmemiş olan çoğunluk için muhtemelen yanımıza kâr olarak görebileceğimiz en büyük artı filmdeki büyüleyici kabuki sahneleri. Tüm büyüsü orada ve o an olmakta yatan sahne sanatlarını bir sinema filmi için kayda alıp temsilini yansıtmak başlı başına maharet isteyen bir meydan okuma. Kokuhō’daki bu sahnelerin bizleri bu kadar içine çekebilmesinde kendine hayran bırakan teknik maharetlerinden fazlası olduğunu düşünüyorum. Elli yıllık bir sürecin anlatısını takip ederken her bir oyun sahnesi geldiğinde istemsizce o oyunların 400 yıllık hikâyeler olduğunu ve 400 yıldır birebir aynı jest ve ses çatlamalarıyla oynanabilmek üzere olabildiğince sert eğitimlerden geçildiğini hatırlıyoruz. 1972’de ya da 1994’te kahramanlarımız bu söz konusu oyunları oynarlarken, kim ya da kaç yaşlarında olurlarsa olsunlar biz yine 17. yüzyılın bir Japon köyünde sahnelenen bir öyküye dalabiliyoruz. Bir sinema filmi olarak yalnızca sahneye bahşedilmiş bu mirasın büyülü ışığını biraz olsun beyazperdeye taşıyabilmek Kokuhō’nun gördüğü övgülerin altını doldurmak için tek başına yeterli bile. Yine de filmin asıl motivasyonunun dünyaya kabuki sanatını tanıtıp sevdirmek olmadığını kendimize hatırlatmak gerek. Aslında Kokuhō, kendilerine aynı hedefi koymuş, iki kardeş gibi büyüyüp birbirlerinin en iyi dostu ve en büyük rakibi olmuş Kikuo ve Shunsuke’nin arasındaki folk öykülerini aratmayacak entrika dolu hikâyesini anlatıyor. Peki kabuki sanatının büyüsü, ikilinin arasındaki gerilimi anlamsız kılan boşlukları ve pembe dizi seviyesindeki sürpriz gelişmeleri görmezden gelmemizi sağlayacak kadar parlak mı gerçekten?

Kokuhō

Dünyasını kabuki sanatının içinde kuran film, başını bu dünyadan bir an olsun kaldırmıyor. Ne kabuki sanatının 1960’lardan günümüze modern Japon kültürü içerindeki konumuna bir bakış atıyor, ne de ülkede ve dünyadaki herhangi başka bir politik ya da kültürel gelişmeye kulak kabartıyor. Bir yandan kabuki sahnelerinin bahsettiğim zamansız büyüleyiciliğini yansıtma konusundaki başarısını da bu bilinçli tercihine borçlu olabilir belki. Ancak bize özellikle bilgisi sunulan tarihlerin ve şehirlerin gerçekliğine dair bir kanıt, eğer bunun bir önemi yoksa da sunulma sebebine dair bir gerekçe arıyoruz çaresizce. Kahramanımız Kikuo’nun, öz annesi dâhil birçok akrabasını ABD’nin atom bombası saldırısında hayatını kaybettiği bilgisi, filmden bize sızan gerçek Japonya’ya dair neredeyse tek emare. Buna rağmen rakip mafya çetesi tarafından öldürülen babasının intikamı için hırslanırken gökten düşen atom bombasını sorgulamaya yeltenmiyor bile. 1960’larda ergen olan kahramanlarımızın dönemin öğrenci hareketlerini duymadan hayatlarını sürdürebilmesi, feminist hareketin, video çağının Osaka’nın göbeğindeki bu medyatik hayatlara hiç dokunmaması filmle ilgili tartışılması gereken bir sorun. Kadın kahramanları canlandırmak konusunda kusursuzluğu arayan iki idealist erkek sanatçının, çevrelerindeki kadınların sesini duymaması konusunda hiçbir eleştirisi yok örneğin filmin. Şahit olduğumuz beş dekat boyunca her daim bütçe ve izleyici desteği gördüğünü anladığımız, icracılarının birer rock yıldızı gibi muamele gördüğü kabuki sanatının ışıltılı dünyasına hiçbir şey gölge düşüremiyor. Kahramanlarımızın kendi skandalları bile… Yine de filmin, makyajın altındaki istismarla dolu maço dünyadan öyle ya da böyle seyircisini haberdar ettiğini ve bunu daha derinleşmeye açık ve tutarlı bir senaryoyla yapabilmesi hâlinde izleyeceğimiz filme iç çektirdiğini dile getirelim. Sonuç olarak saydığımız tüm etkileyici özelliklerine rağmen Kokuhō, bir milli değer olmanın ya da uğruna hayatların adandığı tüm kutsanmış mertebelerin kim için ne ifade ettiğine dair düşündürebilecek bir klasik olma fırsatını kaçırıp, geleneksel mirasın ışığını güzelleyerek final yapıyor.

Avatar

1992'de İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Gazetecilik lisans eğitimi ve Radyo-Televizyon ve Sinema yüksek lisans eğitimi aldı. 2013 yılından beri çeşitli yayınlarda sinema yazıları yazıyor.

>> Tüm Makaleyi Oku <<

Platformumuz; Teknoloji, Spor, Sağlık, Eğlence, Uluslararası, Edebiyat, Bilim ve daha fazlası olmak üzere farklı konu başlıkları altında, kısa ve öz haber formatı ile kullanıcıların zamandan tasarruf etmesini hedefler. Karmaşadan uzak, sade ve anlaşılır içerik yapısı sayesinde ziyaretçiler aradıkları bilgiye hızlıca ulaşabilir. web.techforum.tr, bilgi kirliliğini önleyerek yalnızca güvenilir kaynaklardan elde edilen içerikleri yayınlamaya özen gösterir.